Ankara Bakü

Elveda Gaddar Yüzyıl (1920-2020)

Elveda Gaddar Yüzyıl (1920-2020)

2020 yılını geride bırakırken, Azerbaycan için tarih bakımından son derece önemli ve dönüm noktası olarak nitelenebilecek gelişmelerin şahidi olduk.

İlginçtir ki, bu dönüm noktası, sadece 44 gün sürmüş olan İkinci Karabağ Muharebesini değil, aslında tam 100 yıl önce gerçekleşmiş olaylar silsilesini, son derece manidar bir zaferle neticelemekte ve taçlandırmaktadır.

Şöyle ki, Dağlık Karabağ zaferi aslında 1988 yılında henüz Sovyetler Birliği ülkesi olan Azerbaycan’da suni yolla ve dışarıdan müdahalelerle ortaya çıkarılan kargaşanın bir neticesi gibi karşımıza çıkmıştı.

2020 yılında kazanılan zafer ise, 1920 yılında Mehmet Emin Resulzade’nin: “Bir defa yükselen bayrak bir daha inmez!” ifadesine zıt bir gelişmeyle, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin, Sovyetler Birliği selefi Rusya kaynaklı güçler tarafından sindirilmesinin; bir bağımsızlığın elbette ki, ticari kaygılarla yok edilmesinin 100. yıldönümüne denk geliyor. Neden ticari mi diyeceksiniz? Lenin’in “Bakü’nün ele geçirilmesi, azami önem arzetmektedir!” sözünü hatırlayalım…

Sonuçta 1918-1920 tarihlerinde var olan bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti yok edildi, bayrak indirildi, Cumhuriyet atılımları durduruldu, Cumhuriyeti temsil eden aydınlar ya anında ya da peyderpey, çeşitli vesilelerle ve ithamlarla ortadan kaldırıldı. Bunu hatırlarken, yurt dışında eğitim için Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Hükümeti tarafından gönderilmiş olan en parlak, ülkenin beyin takımını temsil edip, Avrupa’nın gözde Üniversitelerinde okutulan ve büyük gelecek vaat eden 87 gencin acıklı ve hala araştırmayı bekleyen akıbetinden mi, 1937-1939 yıllarında Sovyet Azerbaycan’ı için canla başla çalıştığı halde, ansızın vatan haini ilan edilip apar topar kurşuna dizilmesi vakalarından mı bahsetmeli şaşırıyorsunuz.   

Sovyet Rusya’nın Azerbaycan’dan aldığı ve karşılığında sağladığı unsurları değerlendirdiğimiz vakit, nereden bakarsak bakalım, bir milletin bağımsızlığı açısından gerçekten de hazin bir tabloyla karşılaşıyoruz. Türkiye’de, İkinci Dünya Savaşı’nın Sovyet Rusya tarafından hangi unsur sayesinde kazanıldığını bilen parmakla gösterilecek kadar mıdır? Sanırım daha azdır…

Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırı planlarken ilk hedefinin Bakü olduğu, danışmanları tarafından vazgeçirilmesi sayesinde hedefin Moskova ve Petersburg olarak değiştirildiği, Bakü’de o sırada azami tempoda çalışan petrol rafınerilerinden sağlanan, Alman yakıtının, Rusya’nın sert kışlarında, zorlu şartarında, Bakü petrolünden elde edilen yüksek kaliteli yakıtla rekabet edemeyip, Nazi tanklarının savaş meydanında ansızın durduğu gerçeğini bilmekte fayda var. İşte bu noktada vaktiyle Lenin’in Bakü heyecanını anlamamak, imkansız olsa gerek!

İlginçtir ki, Azerbaycan hem zaferin kaynağıydı, hem de çok ileri görüşlü siyasetin bir odağı. Sovyetler Birliği’nin Dağlık Karabağ sorunu ile dağılmaya başladığını hala iç çekerek tekrarlayanlar var. Nazi boyunduruğundan dünyanın en büyük ülkesini kurtarmak için, insan potansiyelinin yanında, Azerbaycan bir de doğal kaynaklarını  seferber etmişti. Ne var ki, böyle bir ülke için en temel unsurlara sahip bir ordu, hiç mi hiç “layık görülmedi”. Bunu, bir dedesi petrol rafinerisinde savaş döneminde çalışarak, Sovyetlerin en gözde nişanları ile ödüllendirilen, öbür dedesi ise, babası doğmadan “kayıp” açıklamasıyla Rus arşivlerinin sayfalarına mıh gibi hatırası kazınmış bir askerin torunu olarak yazıyorum! Bir de Rusya’da 21 Mart 1961 yılında petrol bulan, keşiflerin önemi bakımından dünyanın jeoloji tarihinde birinci sırada yer alan Azerbaycanlı yerbilimci Ferman Kurbanoğlu Salmanov’un hemşerisi olarak.

Evet gerçek şudur ki, Sovyetlerin incisi Azerbaycan, Dağlık Karabağ sorunu arifesinde, değil topraklarını korumak, köy ve mezralarının güvenliğini sağlamaktan aciz, gönüllü vatanseverlerin eline verecek herhangi bir silahın, ayağına geçirecek asker botunun sahibi dahi değildi. Bunu o dönemin, belirli sayısı kadın olan, bir avuç kadar gönüllülerin fotoğraflarına baktığınız zaman, buruk bir sızı içinde anlıyorsunuz.

Peki ordu verilmedi de, ne verildi diye soracak olanlar vardır mutlaka. Onlara şunu itiraf etmek durumundayız, iki yönde gerçekleştirilen politikalarla şuurumuz etki altına alınmaya çalışıldı. Biri güzel bir hayat sunma yoluyla, diğeri ise bize kim olduğumuzu unutturma çabasıyla. Üstelik toplum bu politika doğrultusunda mütemadiyen iki bölüme ayrıştırılıyor; oğulun annesinden Rusça değil de Azerbaycan dilinde konuştuğu için utanması sağlanıyor; Rusça okursa geleceğinin parlak, Azerbaycanca okursa vasat olacağı bilinci, ders müfredatı üzerinden manipulasyonlarla topluma aşılanıyordu.  Bu sistem, Azerbaycan’ın Sovyetlerden önce geri kalmış, umutsuz, aciz, hiç bir kazanımı olmamış, günümüze kadar bu kanı ile hala yaşamaya devam eden, bu gaflet uykusundan bir türlü uyanmak istemeyen kimi insanları yetiştirdi. Bu kanıya varmalarını garantilemek için, Sovyet dönemi arifesinde sağlanan ve çoğu zaman Müslüman Şark’ta ilklerin ilki olan, iftihar edilecek somut başarıları, tarih ve edebiyat kitaplarımızdan tek çırpıda “sistem karşıtı” nitelemesiyle silerken, nesillerin tarihini öğrenmeden yetişmesini sağladı. Güzel hayat emarelerine gelirsek. Öncelikle SSCB’nin ekseriyetinde kısıtlı temel ihtiyaç malları politikası uygulanırken, Azerbaycan’da Avrupa’nın gözde üst raf kozmetik ürünleri, kitap (malum SSCB okuyan bir toplumdu ve kitap kıtlığı kavramı sözkonusuydu), kürk ve ziynet eşyası, ondan öte lüks olarak aklınıza gelen malları bizim için ulaşılabilir kılmıştı. Şöyle ki, Sovyetler Birliğinde bavul ticareti vardı ise, istikametlerin ana hattı Bakü’ye uzanıyor, sadece SSCB insanı değil, Sosyalist bloğu insanı bu gibi ürünleri şayet bir şekilde parası varsa Bakü’de temin edebileceğini biliyordu. Başka bir deyişle herşeyimiz vardı, ihtiyaç durumunda kendimizi savunabileceğimiz ordudan başka.

Somut konuşmak gerekirse Azerbaycan kendi operasını 1908’de sahneleyen ilk Müslüman millettir. Avrupa geleneğini takip eden tiyatro tarihimiz neredeyse 150 yaşındadır.

Laikliğe uygun eğitim veren Müslüman Şark’ta ilk kız okulunun kuruluş tarihi Bakü’de 1901’de gerçekleşti. Kadın gazeteci imzasıyla ilk yazının yayınlandığı yıl 1906 oldu.

İlk kadın gazetesi Işık 1911 yılında Bakü’de yayınlanmaya başlandı.
Azerbaycan 1918’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren ilk Müslüman ülkesidir. Somut olgular işte böyle kendi adına konuşuyor.

Tarih tekerrür ederken, kimi çarpıtlıklara seyirci kalamıyor sanki. Bugün Dağlık Karabağ için endişelerimiz devam ediyor olsa bile, belirtmeliyiz ki, bağımsızlığımızın gaddarca sindirilmesinin 100. yıldönümünde, aydınlarımız acımasızca yok edilip, onların başarıları inkar edilip, kazanımlar 1920’den beri Komünizme atfedilirken, Azerbaycan halkı çocuk katilliğine ve sağa, sola yardım yakarışlarına soyunmadan, tarihini yeniden yazmıştır!

Tüm ulus, siyasi partiler, diaspora temsilcileri ve muhalefet tek yumruk halinde, Başkomutanın arkasında, üstelik tam seferberliğe ihtiyaç duymaksızın birleşebildik.

Her şeyden öte, Askerim dünyaya Vatan için nasıl savaşılacağını ve öleceğini; teknoloji çağında, ilahi adalete duyulan özlemin, gençleri sosyal medyadan nasıl da caydırabildiğini, bir çok stratejik noktanın ele geçirilmesi için teke tek mücadeleden başka çıkış yolunun bulunmadığı bir realitede, sadece insanlığın ürünü olabilecek İrade gücü sayesinde bir  Vatan Muharebesinin nasıl kazanıldığını göstermiştir.

Melaike Hüseyin, araştırmacı, doğubilimci

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ