Ankara Bakü

J’Accuse…!- Fransa Cumhuriyeti Senatörü Valérie Boyer’e Mektup

J’Accuse…!- Fransa Cumhuriyeti Senatörü Valérie Boyer’e Mektup

Okuyucu, bu mektupta paylaşılan düşüncelerin, evvelce yayınlanan iki makalede olanların yanısıra,  yayınlanmak üzere olan bir başka makalede yer aldığını bilmiyor. Ancak, zaten yayınlanmaya hazırlanırken, yazdıklarımın daha geniş kitleye ulaşması ve daha etkin olması için bu satırları gazeteye yerleştirmeye karar verdim.

Mme Valérie Boyer, hiç tanışmamış olsak da, size karşı koşulsuz dostane duygularımı ifade etmeme izin verin. Her ikimizin de eşit tutkuyla müdahil olduğu konuyu dikkate alacak olursak, gelecekte böyle bir olasılığı yok saymayacağım.

Şimdiye kadar gayet parlak olan yıldızınızın en utanç verici, silinemeyecek bir kire bulanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu bilmenizi isterim. Eylemlerinize rağmen, kimse size zarar vermeye teşebbüs etmedi, sizi desteklemeyi seçenlerin kalplerini hep kazandınız. Ne var ki, küresel belirsizliğin bu zor günlerinde, Azerbaycan-Ermenistan savaşının sona erdiği bir zamanda, iyi niyetin ışıltısıyla aydınlanmış bir şeklide ortaya çıkmıyor ve hatta hala genç olan yüzyılımızı taçlandırabilecek, müddeti belirsiz bir çatışmaya önderlik etmeye hazırlanıyorsunuz. 

Ne yazık ki, adınız – neredeyse “aktivizm” diyesim geliyor – zaten utanç verici bir Azerbaycan karşıtı meseleyle lekelenmiştir! Yaklaşık üç ay önce, 25 Kasım 2020’de Fransız Senatosu, Fransız hükümetini Dağlık Karabağ’ı bağımsız bir cumhuriyet olarak tanımaya çağırmakla, 25 Şubat 1992 gecesi başlamış Hocalı katliamının faillerinin iddialarını kabul yönünde bir adım atmış oldu. Bu eylem, gerçeği ve adaleti ayaklar altına almaktadır.  Üç ay bitiminde, konuyla kişisel alakanızın boyutu da hesaba katılacak olursa, duruma bundan sonra göz yumulamaz! Fransa’nın yüzünde utanç verici bir şamar izi bundan böyle yanmakta; zaman kitabına ise en aşağılık sosyal suçun, faaliyetinizin yıllarında işlendiği yazılmaktadır.

Madem bazıları cüret etmiş, ben de edeceğim. Çünkü Themis’in körlüğü doğrultusunda tecellisi beklenen adaletin, gerçekleşmememesi halinde bunu yapacağıma dair kendime söz vermiştim. Vazife hissi benden düşüncelerimi ifade etmemi talep eder. Sessizlik suç ortaklığı anlamına gelecektir. Aksı taktirde, uykusuz gecelerde, işlemediği bir suçtan dolayı ifade edilemeyecek kadar korkunç acılar içinde kıvranan masum milletimin hayaleti tarafından rahatsız edileceğimi öngörüyorum.

Size, Mme Boyer, tüm dürüst insanları kahreden hakikatin sözleriyle sesleneceğim. İyi niyetiniz bende şüphe uyandırmıyor, çünkü bence siz gerçeği bilmiyorsunuz! Müzakereyi canlı tutmanın en sadık sinsi savunuculardan ibaret suçlu çetesini, sizin karşınızda değil de, başka kimin önünde ifşa etmeliyim?

Öncelikle Azerbaycan’a karşı yöneltilen suçlama ve kınamalarla ilgili gerçekleri anlatacağım.

Azerbaycanlıların müzakere başlattığını savunan iddialar tamamen asılsızdır. Sumgait’teki saldırılar, dışarıdan yönlendirilen ayrılıkçılar tarafından gerçekleştirildi; etnik ya da dini kaynaklı değildi, siyasi kökenliydi. Ermeni propagandasının sunduğu iddialar da devamlı bir fabrikasyon ürünüdür.

İlki, Dağlık Karabağ’da binlerce yıl yaşadıklarını iddia etmekte. İkincisi, her zaman çoğunlukta olduklarını savunuyor. Gerçek şu ki, 1828’de Kuzey Azerbaycan’ın 20 bağımsız ve tabii hanlığının Rusya’ya ilhak edilmesinden sonra, Dağlık Karabağ topraklarına yerleştirildiler. Bu plan, Alexander Griboyedov tarafından gelecek için tehlikeli bulunduysa da, endişe beyanlarına rağmen, Rus İmparatorluğu’nun yetkililerince, Kafkasya’daki Müslüman nüfusun homojen yapısını değiştirmek adına uygulandı. İddia edildiği gibi, Ermeniler Karabağ’ın yerliler ise, Rusya İmparatorluğu 1803-1828 yıllarında hangi sebeple Azerbaycanlı Hanlar ile antlaşmalar imzaladı? 1805 yılında Rusya İmparatorluğu’na bağlanan öncü Azerbaycan beyliğinin aslında Karabağ Hanlığı olduğunu ve hükümdarının Azerbaycanlı İbrahim Halil Han olduğunu bilir miydiniz? Karabağ resmi olarak Ermenistan toprağı olsaydı, başında bir Azerbaycanlı Devlet Büyüğünün bulunmasının mantığı olur muydu? Erivan Hanlığı ile ilgili ayrıntıları görelim. Hüseyin Kulu Han İrevani tarafından yönetilen Erivan Hanlığı, 1828’de Rusya’ya bağlandı. Yukarıda bahsedilen Azerbaycan beyliklerinin ikisinin de ilhak edilmesinden sonra, ve de 1828’den evvel olmayacak şekilde, bu topraklar İran’dan çok sayıda Ermeni göçmen aldı. Aynı zamanda, bölgedeki Müslüman nüfusu, yani Erivan Hanlığı’nın Azerbaycanlı ahalisi burayı terk etmeye meyilli oldu. Bu kitlesel göçten sonra, Ermeniler bölgede sayı olarak hakim konuma geldi. Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı Hovhannes Kachaznuni’nin itiraf ettiği, XX. yüzyılın başında Azerbaycanlı nüfusa karşı uygulanan katliamlar da cabası. Tüm bunlar, Azerbaycanlı ahalinin Dağlık Karabağ’dan kademeli göçle neticelenmiştir. Eş zamanlı olarak, Azerbaycan’ın kültürel, tarihi ve dini anıtları, Ermenilerin toprak taleplerini bu bölgede daha kolay haklı çıkarmaları için kademeli şekilde tahrip edilmekteydi.

Sizin Azerbaycan’la ilgili “Cihatçı” veya “Türk İslamı” iddialarınıza cevaben, işte bazı tarihi gerçekler: Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (1918-1920) İslam dünyasının ilk egemen ve laik cumhuriyetidir. Azerbaycan, dini ve siyasi yönden Türkiye’ye (tam olarak Osmanlı İmparatorluğu’na) veya herhangi bir Arap ülkesine bağımlı olmadı. Aksine, Azerbaycan demokratik ve laik devletini 1923 yılında bunu gerçekleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nden önce kurmuştur. Bu durum Azerbaycanlı aydınların zihinlerine dair fikir vermektedir. Evrensel değerleri el üstünde tutan, Azerbaycan vatanseverleri daha XX. yüzyılın başında, ileri görüşlü düşüncelerin etkisiyle şuurlarını geliştirmeyi başardılar ve 1918’de Fransa dahil, birçok gelişmiş ülkenin önüne geçerek, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdiler. Hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu, Azerbaycan için zamanın tüm Müslüman dünyasına olduğu gibi bir referans noktasıydı. Bununla birlikte, Azerbaycanlı aydınlar, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların yetersiz eğitimi gibi bazı unsurları ve de bir takım siyasi süreçleri eleştirel bir bakışla irdeleme kapasitesindeydi.

Günümüzde Fransa ise eleştiri yöneltme hakkını demokrasiyle karıştırmakta, karşılığında dini bağlılıkla karıştırılan öldürme biçiminde acı bir yanıt almaktadır. Görünüşe göre, ülkenizde bazı konular hakikaten kalıcı bir kafa karışıklığı etkisinde bulunuyor. Bu durumdan 25 Kasım 2020’de Fransız Parlamentosunda sizi ayakta alkışla ödüllendirmiş şahsiyetlerin zihinleri de sıyrılamamış olsa gerek. Gelin görün ki, Fransa dini aşırılıkla ilgili suçlara aşina olurken, medeni ve barışçıl bir toplum, onurunu savunmak için aşırılığı düşünmemekte ve bu yolu tercih etmemektedir. Ne yazık ki, Azerbaycan’ın barışçıl tavrı, kamuoyunun manipülatörleri tarafından insafsızca  istismar ediliyor. Fransa’nın sorunu, siz, Mme Valérie Boyer gibi bazı siyasetçilerin, kendi vatandaşın sorunlarını çözmek yerine, binlerce kilometre uzaktaki ülkelere yönelik nefret içerikli söylemlere odaklanmaktan kaynaklanıyor olabilir mi?

Kendi ülkenizin politikasına aykırı davrandığınız gerçeğini idrak etmek acı olsa gerek, Mme Boyer. Çabalarınıza rağmen, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü Fransız makamları tarafından koşulsuz tanınmaktadır.

Bu nedenle, adaletin saldırıya uğradığı durumu size şahsen, Mme Boyer, açıklamak isterim. Yüzyılımızda adalet anlayışının yüz karası gibi Azerbaycan’ın zenginliği dahi “Türklerin yakın akrabası Müslüman Azeriler” biçimindeki propaganda söylemleriyle yüzümüze vuruluyor. Söylenecek başka şeyler de var, gelin görün ki, siz Müslüman alemin ilk laik demokrasi halefi bir Devleti: “gezegenin en baskıcı diktatörlük rejimi” biçiminde tanımlıyorsunuz.

Gördüğünüz gibi cehalet gerçekten gülünç olabilir!

Nitekim, Ermenistan ile müzakerenin başlangıcından 30 yıl geçti ve Azerbaycan savaş alanında onurunu savunmuş bulunuyor. Hocalı’da Azerbaycanlı sivillerin katledilmesinin 30. yıldönümüne (25-26 Şubat 1992) tam bir yıl kala, uzlaşı yoluna gidip bu yönde hemfikir olanlarla çalışmak için tam bir yılımız var.

Mesajımı fevkalade yazar Émile Zola’nın sözlerinden ilhamlanarak size hitap etmeyi tercih ettim. Bazıları bunu fazla cesur bir adım gibi görüp beni eleştireceklerdir. Peki ülkeme yönelik asılsız iddialara kıyasla cesaretimin kabahati nedir? Mesajın bu şekilde daha iyi anlaşılacağını umuyorum. Zola, aslen Fransız olabilir, yine de görüşleri itibariyle o bir dünya vatandaşıydı. İtiraf edeceğim ki, seçimimi Fransız edebiyatına büyük saygım, ama öncelikle Zola’nın yurttaşı Alfred Dreyfus’u savunurken gösterdiği medeni cesaretine hayranlığım belirledi, ben de yurttaşlarımı ve bu süreçte hayatlarını kaybeden tüm masumların hatırasını savunma gayesindeyim.

Kanımca, mesele çarpıcı bir tarih tekerrürüdür. Bu durum, duruşunuzun yalnız ve yalnız müzakerenin devamına yarayacağını vurgulamak için, beni size seslenmeye mecbur bırakıyor. Antisemitizmin neticelerini hepimiz daha iyi öğrenemezdik. Bugün, kişisel eylemlerinizle sizi artan bir antiazerizme sebep olmakla suçluyorum. Bu çok tehlikelidir ve artık hoşgörülemez.

Gerçek şu ki, insaniyet çekilen acıların neticesinde, mutlulukta kenetlenmek üzere teşvik edilmeyi hak etmiştir. Ben bu bilincin tutkulu bir özlemi içerisindeyim. Mesajlarımdaki protesto dolu satırlar ise aslında bir endişe çığlığıdır. Uzlaşı sürecine liderlik etme çağrısını ihmal etmeye cesaret edecek misiniz? Seçiminiz ne olursa olsun, Mme Boyer, sizden rica ediyorum:

Ermeni ve Azerbaycanlılar arasında nefret tohumları ekmekten vazgeçin!

Fransa ihtişamına hayranlığımıza gölge düşürmekten vazgeçin!

Antiazerizm teşvikini bırakın!

Melaike Hüseyin

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ